top of page

Yoksulluğu AsaletleTaçlandıran Bir Hayat : Resul Özyıldız


Her insan bir hikâyedir ama bazı insanların hikâyesi, doğdukları toprağın, verdikleri mücadelelerin ve kaderin sessiz bir aynasıdır. Bu yazıya konuk olan isim; Iğdır’ın Merkez Yaycı köyünde kök salan, hayatın tüm fırtınalarına karşı bir çınar gibi dik durmayı başaran Resul Özyıldız.

İnsanın kaderi, bazen henüz doğmadan önce yürümeye başladığı yolla çizilir. Emir Ali ÖZYILDIZ ile köyün dillere destan güzeli Tavat KOÇ, 1944 tarihinde hayatlarını birleştirir. Bu evlilikten sekiz fidan dünyaya gelecektir. Ancak Anadolu coğrafyasında çocuk büyütmek, ölümle yaşam arasında ince bir ipte yürümektir.


1 Şubat 1947'da ailenin ikinci çocuğu olarak bir erkek bebek dünyaya gelir ve ona Resul adı verilir. Ne var ki ilk Resul, 1948yılında  bir sebeple bu dünyaya erken veda eder. Ölümün gölgesi evin üzerine düşmüşken, 01.02.1949 yılında üçüncü çocuk da erkek doğunca ona da "Resul" adı verilir. Kader, gidenin anısını kalanda yaşatma refleksidir. Böylece kahramanımız, ailenin üçüncü çocuğu ama hayata tutunan "İkinci Resul" olarak Yaycı köyünde gözlerini açar.

Ailenin çocuk silsilesi ve yaşam mücadelesinin acı bilançosu şöyledir:

  • Sakine (Abla)

  • Resul (Vefat etti)

  • Resul (Kahramanımız)

  • Ali (Küçük kardeş ve yoldaş)

  • Kadir, Nebahat, Sebahat, Fatoş (Çocuk yaşta vefat ederek aileyi eksilten fidanlar...)

Sekiz çocuktan geriye sadece üç kardeş kalır: Sakine, Resul ve Ali Özyıldız  Hayat, anne, baba ve üç çocuktan oluşan beş kişilik bir çekirdekle yoluna devam eder.

Resul; ablası Sakine ve küçük kardeşi Ali ile omuz omuza, yoksulluğun ama bir o kadar da samimiyetin hüküm sürdüğü güzel bir çocukluk geçirir. O yılların Yaycı köyünde hayat iki köy meydanda akar  Biri şimdiki caminin yanı, diğeri ise şimdiki Mehmet, Tahsin ve Hüseyin Kılıç’ın evlerinin bulunduğu Muhtarlık mevkii.

İşten güçten vakit kaldığında Resul, can dostları Necef, Sebahattin Yıldırım (Daha sonra Ziraat Mühendisi olup DSİ'den emekli olacak, şimdilerde Edirne’de ikamet eden kadim dost) ve  rahmetli olan ve  saygıyla andığı Nasip Aykan ile bu meydanlarda buluşurdu.

 

 

(Hırsız-Polis, Geyişe Girme, Aşığ, Calağan, Çardak, Ezel Heç )gibi mahalle oyunlarıyla geçen o günler, çocukluğun en saf, en masum sığınaklarıydı.

Yıl 1956’yı gösterdiğinde Resul için okul serüveni başlar. Milli Eğitim Müdürlüğü’nün Yaycı’da hizmete açtığı Yaycı İlkokulu, o dönem "Tek gözlü sınıf" (birleştirilmiş sınıf) düzeninde ve tam gün eğitim vermektedir. İlk günün heyecanı bambaşkadır. Sabah erkenden kalkan Resul, annesinin özenle hazırladığı siyah önlüğü üzerine geçirir, beyaz yakasını takar, çantasını kapıp okulun yolunu tutar.

Resul, okulda derslerini hiç aksatmazken, bir yandan da evin büyük erkek evladı olmanın sorumluluğunu taşır. Babasının hayvanlarına bakar, tarla tapan işlerine koşar. Ancak hayatın cilvesi erken yaşta ağır bir imtihan hazırlar. Çocukluk, babanın ölümüyle nihayete erer. Babanın varlığı sırtını dayadığın bir dağdır; o dağ çekildiğinde rüzgâra karşı tek başına kalırsın.

Eğitiminin henüz ikinci yılında, henüz 8 yaşındayken,1957 yılında  Resul sırtını güvenle dayadığı koca çınarını, baba Emir Ali ÖZYILDIZ kaybeder. Ölüm, çocuk omuzlara yetişkin yükleri bindirir. Resul, annesi Tavat, ablası ve küçük kardeşi için dik durmak zorundadır. Ağlayamaz, pes edemezdi. İlkokulu başarıyla bitirir ancak dönemin ağır şartları ve evin geçim yükü, bir üst eğitime devam etmesine müsaade etmez.

Artık hem kendi yerine hem de zamansız kaybedilen babasının yerine düşünme, üretme vaktidir. Evin rızkını tarım ve hayvancılıkla başarıyla sağlarken, küçük kardeşi Ali de abisine gücü yettiğince omuz verir.

Gündüzleri tarlada dirsek çürüten bu gençler, iş bitiminde Timur Bey’in harmanında voleybol oynayarak sosyalleşirlerdi. Resul O dönemin efsane Yaycı köyü voleybol takımını isimlerini böyle sıralıadı ;

  • Ahmet Ali Yıldırım,

  • Muharrem Tunay,

  • Kurban Yıldırım,

  •  Kemal Koç,

  • Sebahattin Yıldırım,

  • Süleyman Tunay,

  • Necmettin Yıldırım,

  • Nasip Ayhan,

  • Hüseyin Yeşil (Molla)

  • Ve ben  Resul Özyıldız. dedi

O yıllarda köyde kahve yoktur; sadece dükkanlar vardır. Resul’ün evine en yakın dükkan, rahmetli Meher Koç’un bakkalıdır. Dostları Sebahattin, Nasip, Necdet, Tahsin ve Fahrettin ile akşamları buraya toplanırlardı. Meher emi müsaade ederse oturup büyükleri dinler, etmezse dışarı çıkar, bu kez gecenin karanlığında saklambaç ve gece oyunları oynayarak zamanı eritirlerdi.

Yaş 14-15’e geldiğinde, doğanın kanunu gereği Resul'ün gönlüne de bir sevda ateşi düşer. Gelgelelim yoksulluk bükülmez bir bilektir; evin ağır sorumluluğu ve geçim derdi, bu sevdayı dile getirmesine engel olur. Anadolu’da fakirlik, aşkın önüne çekilmiş en ketum perdedir. Resul içini yakan bu aşkı açamaz; zamanla o büyük yangın küllenir, kor olur ve sessizce söner.


Resul o günleri tebessümle anımsatan bir anısını şöyle aktarır:

15-16 yaşlarındaydım. Evin yanındaki meydanda arkadaşlarla aşık oynuyordum. Birden bir haber geldi: ‘Resul, anan seni çağırıyor, acele gel!’ Koşarak eve gittim. Anam, ‘Resul, Kasım Ayhan ablan Sakine’nin Taşköprü’den su getirirken seneğini (su kabını) kırmış’ dedi. Gençlik ateşiyle çok sinirlendim. Hemen kalın bir değnek aldım, gidip Kasım’ı vuracağım! Kasım’ın kardeşi Veli de benim arkadaşım, az önce beraber aşık oynuyorduk. Tam meydana çıktım, Veli önümü kesti. ‘Hayırdır Resul, ne oldu, böyle pazı gibi kızarmışsın?’ dedi. Ben de ‘Abin ablamın seneğini kırmış, onu vurmaya gidiyorum’ dedim.

Veli gayet sakin ve akıllıca bir duruş sergiledi: ‘Yahu akıllı ol, ne güzel bak akraba (hısım) olduk. Oyun sırası sende, at o değneği de gel aşık oyunumuzu bitirelim. Hem ablan seneği kendisi kırdırmış, abimi seviyor...’ dedi. Durdum, düşündüm. Veli’nin sözleri mantıklı geldi. Öfkeyle kalkanın zararla oturacağını anladım, değneği fırlatıp oyuna geri döndüm..."

Ablası Sakine evlenip yuvadan uçunca evde üç kişi kalırlar: Resul, kardeşi Ali ve anaları Tavat. Zaman su gibi akar ve bir gün köy bekçisi kapıyı çalar: “Resul, muhtar seni çağırıyor.” Muhtarlığa gittiğinde Dönemin Muhtar Rahmetli Cebrail PARLAR  Resul Oğlum askerlik kağıdın geldi,al bu kağıdı  yarın askerlik şubesine git” diyerek evrakı uzatır.

Eve gelip anasına haberi verdiğinde Tavat ana hüzne boğulur: “Resul giderse bu evde ne yaparız?” diye hayıflanır. Küçük kardeş Ali, bir yetişkin gibi öne çıkar: “Anne üzülme, ben varım. Ağabeyimi aratmam, evi geçindiririm” diyerek anasına teselli verir. Resul’ün de içi buruktur ama vatan borcu kaçınılmazdır.

Ertesi sabah Iğdır Askerlik Şubesi’ne gider. Acemi birliğinin Balıkesir Edremit olduğunu öğrenir. Köye dönüp haberi verdiğinde Tavat ana bu kez yoksulluğun getirdiği o acı soruyu sorar: “Ay oğul, ne üstünde düzgün bir şey var ne ayağında... Bu hâlle gurbete nasıl gideceksin?”



Anadolu insanının devlete olan bağlılığı, en çaresiz anında sığındığı bir limandır. Resul'ün anasına verdiği cevap, bu sarsılmaz inancın özetidir.

Resul anasını sakinleştirir: “Ana üzülme, devlet baba bizi giydirir, kuşanır.” Yol parası ve elbise bir şekilde eş dosttan ayarlanır ama ayağa giyecek ayakkabı bulunamaz. Mecburen altı delik eski ayakkabısını ayağının üstünden iplerle bağlar. Bir ilkbahar günü, 25 Mayıs 1969’da anası ve kardeşiyle helalleşir. Köyden çıkarken kalbinde yarım kalan o eski aşkın mahallesine son bir hüzünlü bakış fırlatır. Yolda yağmur yağar, delik ayakkabılardan sızan sular ayaklarını ıslatır; o ise sadece ayakkabının ipini daha sıkı bağlar...

Askerliğini sırasıyla Balıkesir Edremit, Çanakkale Ezine ve Kırklareli Demirköy’de tam 20 ay boyunca başarıyla tamamlar. Alnı açık, başı dik şekilde köyüne döner, kardeşi Ali ile kaldıkları yerden toprakla mücadeleye devam ederler.


1972 yılına gelindiğinde, Hüseyin amcası Resul’ün bu çalışkanlığını ve gençliğini heba etmemesi gerektiğini düşünerek onu İsviçre’ye götürmeye karar verir. Gerekli evraklar hazırlanır, Resul bu kez istikbali için gurbet yollarına düşer. Bir restoranda işe girer.

Üç yıl boyunca turist statüsünde, oldukça başarılı ve çalışkan bir şekilde iş hayatını sürdürür. Ancak talihsizlik gurbette de yakasını bırakmaz. İş yerinde asansörde ağır bir iş kazası geçirir. Patronu, olayı resmi makamlara yansıtmamak için gayriresmi yollarla tedavisini yaptırır. Bu güvencesizlik ve talihsiz kaza sonucu Resul, hakkını tam alamadan Türkiye’ye, baba ocağı Yaycı’ya geri dönmek zorunda kalır.

Köye dönen Resul için artık evlilik vakti gelmiştir. Dönemin Muhtarı Muhtar İbo (İbrahim YILDIRIM Nur içinde yatsın), kardeşi Ali ve annesi Tavat’ı yanına alarak  rahmetli dayısı Ekber Koç’un güzel kızı Gülay’ı istemeye giderler. Gelenekler uyarınca kız, evin büyüğü olan dedesi Rahmetli Allahkulu Koç’tan (aile içinde Ağa diye hitap edilir) istenir.

Allahkulu Koç, amca kızı olan Tavat’a dönerek, “Tavat, kızımız için 10.000 TL başlık vereceksin” der. Tavat ana şaşırır, itiraz eder: “Oğlum İsviçre’den zaten topu topu 10.000 TL getirdi. Bunun hepsini başlığa verirsem ben bu çocuğa nasıl düğün yaparım?” Çıkan ufak bir tartışma sonucu ilk isteme merasimi olumsuz sonuçlanır.

Eve döndüklerinde Resul heyecanla sorar: “Ana ne oldu?” Tavat, “Olmadı oğlum, Ağası 10.000 istedi, vermedim” der. Resul’ün sevdası büyüktür: “Ana niye vermedin, ben Gülaysız yapamam!” der. Ertesi gün aynı ekip tekrar kapıya dayanır. Uzun pazarlıklar ve büyüklerin araya girmesiyle başlık parası 9.000 TL’ye bağlanır.



1974 yılının Nisan ayında düğün kurulur. Düğün günü Anadolu’nun mahrumiyetini ama neşesini özetleyen bir olay yaşanır. Damadın sağdıçları Bahattin Koç ve Asım Yıldırım, Resul’ü gelenek gereği hamama götürürler ancak o gün hamam arızalıdır. Köy evinde banyo düzeni olmadığından çare ablası Sakine’ye gitmekte bulunur. Ablası hemen bahçeye bir ocak kurar, suları ısıtır. Isınan suları banyo niyetine kullanılan ahıra taşırlar ve damat Resul, sağdıçların yardımıyla ahırda yıkanıp düğüne hazırlanır.

Gelini ise sağdıçları Hamiyet Yıldırım ve Veciha Koç hazırlar. Gelin evden traktörle çıkarılır. Damat Resul, evin çatısında elinde "bey bağı" (geleneksel damat kuşağı/mendili) ile beklemektedir. Gelin avluya adım atınca Resul ilk elmayı gelinin başına doğru atar (gelenektir), ancak çevredekiler gelinin canı yanmasın diye elmanın değmesini engeller. Ardından bereket getirsin diye bir çuval elma kalabalığa saçılarak dağıtılır. Aynı günün akşamı bahçede kurulan muhteşem bir köy düğünüyle çift muradına erer.

Gelin ve damadın odası, bir oda bir aralıktan ibaret olan o eski kerpiç evdir. Annesi ve kardeşiyle aynı evde yaşayacakları için, giriş kapısından geçenlerin içeriyi görmemesi adına aralığa mütevazı bir perde çekilir. Töre ve hayat şartları neyi gerektiriyorsa, o yoksulluk içinde ama büyük bir huzurla duvak ve gerdek merasimi tamamlanır.

Düğünden sonra hayat mücadelesi kaldığı yerden devam eder. Resul yine kardeşiyle köy işlerine koşar ama aklı hâlâ yarım kalan İsviçre rüyasındadır. Aynı yılın kışında tekrar İsviçre’ye gider. Bir yıl kadar çalışır ancak talihsiz bir ihbar sonucu sınır dışı edilir (yurtdışı edilir). Böylece Resul için Avrupa defteri tamamen kapanır.

Köye dönüp birkaç ay çalıştıktan sonra, 1975 yılında eşinin amcası (aynı zamanda kendisinin dayısı) olan Rahmetli İbrahim Koç, Resul’ü Ankara’ya çağırır. Resul, Ankara Hacettepe Hastanesi'nde Devlet Memuru olarak işe başlar ve eşini de yanına alarak Ankara’ya taşınır. Köyde anne Tavat ve küçük kardeş Ali yalnız kalmıştır.

Yaklaşık bir yıl sonra, 1976'da, köyün mollası Molla Hasan’ın dünya güzeli kızı Ayşen ile kardeş Ali evlendirilir. İbrahim dayı bu kez Ali’yi de Ankara’ya çağırır ve onu da Hacettepe Hastanesi’nde işe yerleştirir. İki kardeş 1982 yılına kadar Ankara’da omuz omuza çalışırlar. 1982’de amcaları Ali’yi İsviçre’ye götürür. Ali orada işe başlar, 1985 yılında eşi Ayşen’i de yanına alır. Ancak o dönem çocukları Fırat’ı götüremedikleri için, onu Ankara’daki amcası Resul’ün güvenli kollarına emanet ederler. Resul, öz evladından ayırmadığı yeğeni Fırat'ı bağrına basar.



Yıllar yılları kovalarken Resul için memleket, toprak ve köy hasreti ağır basmaya başlar. Ailece radikal bir karar alarak Iğdır’a tayin ister. Tayini Iğdır Devlet Su İşleri (DSİ) Evrak Kayıt Memurluğu’na çıkar. Resul; eşi Gülay, öz evladı gibi büyüttüğü yeğeni Fırat ve biricik anası Tavat ile birlikte Yaycı köyündeki baba ocağına kesin dönüş yapar.

Devlet kapısındaki 14 yıllık memuriyet hayatını dürüstlükle, başarıyla sürdüren Resul Özyıldız, 15 Ocak 1999 tarihinde gururlu bir şekilde emekliğe ayrılır.

Emeklilik sonrasında yabancısı olmadığı, çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği köy işleriyle, toprakla uğraşarak vakit geçirir. Şimdilerde kış aylarını Iğdır merkezdeki evinde, yaz aylarını ise Yaycı köyünde kardeşiyle beraber yaptırdıkları iki katlı huzurlu evlerinde eşi Gülay Hanım ile birlikte geçiriyor.

Ziyaretim sırasında hafif bir rahatsızlığı bulunan, tedavi amaçlı zaman zaman Ankara ve Erzurum’a giden, ömrünü ailesine, kardeşine ve helal lokmaya adamış olan Değerli Hacı Resul Abime acil şifalar diliyorum. Genç yaşta omuzladığı hayat yükünü, delik ayakkabıyla yürüdüğü yolları haysiyetiyle aşan bu güzel insana, eşiyle beraber huzurlu, sağlıklı ve mutlu yarınlar temenni ediyorum.

 

                                                                  Şener YILDIRIM

 


Yorumlar


bottom of page