top of page

Kibrit Kutusundaki Sevgi, Bir Ömürlük Dayanışma ve Siroş....

 

Sura Tunay Yıldız, namı diğer Siroş...
Sura Tunay Yıldız, namı diğer Siroş...


Yaycı köyünde yardımlaşma denince akla gelen ilk isimdir Sura Tunay Yıldız, namı diğer Siroş...

Siroş, kendi ifadesine göre 1954, nüfus kaydına göre ise 1956 yılında, Hacı Necefkulu Yıldız’ın oğlu Ekber ile Meryem çiftinin ikinci çocuğu olarak dünyaya gözlerini açar. Geniş, kalabalık ve hayatın tüm yükünü omuz omuza sırtlayan bir ailenin ferdiydi o. Ailenin çocuk silsilesi, o dönemin köy hayatının adeta bir özeti gibiydi: İsmail, Sura (Siroş), Necmettin, Ziyattin, henüz iki yaşındayken amansız bir hastalıktan yitirdikleri Uğur, dünyaya gözlerini açamadan ölen isimsiz bir bebek, kırk günlükken toprağa verilen Yahya, ardından Turan, Nurettin, Nazmiye, Sakine ve Gülsüm...


Siroş’un çocukluğu, Tacire (Taco) ve Leylan (Leylo) adlı iki babaannenin titiz nezareti altında geçti. Ancak evin ikinci çocuğu ve ilk kız evladı olması, onu annesi Meryem Hanım’ın hayatında bambaşka bir yere koydu. Malum; anne ya kucağında çocuk büyütüyor ya da yeni bir hayata hamile oluyordu. Evin, tarlanın, o bitmek bilmeyen kırsal mesainin içinde bir dosta, bir sırdaşa ihtiyacı vardı. İşte Siroş, tam da bu boşluğu doldurdu. Annesinin en büyük destekçisi olarak ev işlerini, kardeşlerinin bakımını ve diğer tüm ağır sorumlulukları büyük bir özveriyle üstlendi.

Garip bir şekilde, bu ağır işlerin yanında içindeki o hesapsız yardımlaşma ruhu ve  yardımlaşma duygusu daha o çocuk yaşlarda filizlenmişti. Köyde ne zaman bir düğün kurulsa ya da bir eve ölüm acısı düşse, Siroş yaşına bakmadan hemen oraya koşardı. Aşçıların yanında getir götür işleri yapar, akranlarıyla birlikte dağ gibi biriken bulaşıkları neşeyle yıkardı.

Siroş'un Anne Ve Babası Ekber ve Meryem Yıldız
Siroş'un Anne Ve Babası Ekber ve Meryem Yıldız

Siroş; bulaşık, temizlik ve çocuk bakımı sarmalında büyürken, nihayet okul vakti gelip çattı. Annesi Meryem Hanım, köyün eli yatkın, maharetli terzilerindendi. Eşi Ekber Bey’e, "Kızımız bu yıl okula başlayacak. Iğdır’a gittiğinde önlük için kumaş siparişi ver," dedi. Ekber Bey şehre inip, dönemin okul nizamına uygun siyah önlük kumaşını ve yakalık için beyaz patiskayı alıp eve döndü. Siroş, o kumaşları gördüğünde kalbinin hızlandığını hissetti. Heyecanla annesinin eteklerine tutunup, "Anne, ne olur hemen dik!" diye ısrar etti. Meryem Hanım, kızının ölçüsünü alıp birkaç gün içinde önlüğü sevgiyle hazırladı. Siroş, o gece sevincinden önlüğü üstünden çıkarmadı, onunla uyudu.

Siroş'un Kayınvalidesi ve Kayınbabası Yadullah ve Bilgeyis Tunay
Siroş'un Kayınvalidesi ve Kayınbabası Yadullah ve Bilgeyis Tunay

Sabah erkenden, daha gün ağarmadan uyandı. Annesi saçlarını özenle ördü, beyaz kurdelesini bağladı. Siyah önlük, beyaz yakalık ve kurdele tamam olunca Meryem Hanım, kızının yüzünü avuçlarının içine alarak hayır duasını verdi: "Siroş kızım, çok güzel oldun. Eğitimin bu ilk gününde sana başarılar diliyorum. Umarım devletimize, milletimize hayırlı bir birey olursun." Evlerinin hemen önündeki yola kadar kızına eşlik etti ve o okul kapısından girene kadar arkasından sevgiyle baktı.

Çünkü kız çocuğu bir anne için sadece bir evlat değil; hayata bıraktığı kendi yankısı, geçmişinin sırdaşı ve gelecekteki sığınağıdır. Bir annenin kaderini ve yükünü dünyada en iyi yine kendi rahminden düşen bir başka kadın, yani kızı anlar.

Okulun ilk günü, Siroş’un içindeki heyecan adeta göğsüne sığmıyordu. Sınıftaki arkadaşları Gülseren Parlar, Hatice Yıldırım, Sahibe Yıldırım ve Mahide Güneş zaten köyden, sokaktan oyun arkadaşlarıydı. Fakat okulun o kendine has resmi ve büyüleyici ambiyansı, Siroş’un dizlerini titretmeye yetmişti.


Okul hayatı boyunca iki öğretmeni oldu: Mehmet Öğretmen ve Eflatun Öğretmen. İlk öğretmeni Mehmet Bey, çocukların gözlerindeki o ürkek heyecanı hemen sezinlemişti. Tatlı sohbetiyle, şefkatli sesiyle çocukların korkularını birer birer bastırdı. Birinci ders, ikinci ders derken öğlen zili çaldı. Siroş, adeta uçarak eve koştu. Yaşadığı her anı, öğretmenin her sözünü annesine büyük bir coşkuyla anlattı. Meryem Hanım, kızını adeta bir aşkla, can kulağıyla dinledi ve "Aferin benim güzel kızıma," diyerek onu ödüllendirdi. Öğle yemeğini aceleyle yiyen Siroş, bu kez daha sakin, daha özgüvenli bir şekilde okula geri döndü. Sınıfta öğretmenini öyle pürdikkat, öyle odaklanarak dinliyordu ki öğretmeni bu dikkatli takibinden dolayı ona sınıfın önünde teşekkür etti.

Okul dönüşleri, Siroş için başka bir mesainin başlangıcıydı. Önlüğünü titizlikle çıkarır, hava kararmadan öğretmeninin verdiği ödevleri yapmaya koyulurdu. Çünkü köyde henüz elektrik yoktu; gün ışığından ne kadar faydalansa kârdı. Evin işlerinin yoğunluğunu, annesinin o sessiz yorgunluğunu gözlemlediği anlarda ödevlerini bırakıp hemen ev işlerine yardıma koşardı. Bitiremediği derslerini ise gecenin ilerleyen saatlerinde, gaz lambasının o titrek ve loş ışığı altında tamamlamaya çalışırdı.


Ertesi gün ve sonraki günler hep bu disiplinli ritimle devam etti. Okulun ilk yılını, öğretmenlerinin takdiri ve büyük bir başarıyla tamamladı. Yaz tatili başladığında, bu durum Siroş için dinlenmek anlamına gelmiyordu. Okul kapanmıştı ama ev ve tarla işleri tam gün mesaiyle onu bekliyordu. Üstelik Siroş’un bu yoğunluk arasında çok özel, vicdani bir görevi daha vardı: Rahmetli Bekir amcasının tüm özel hizmetlerini, bakımını büyük bir hürmetle yerine getiriyordu. Günler, aylar birbirini kovaladı. Siroş, hem evdeki yükümlülüklerini hem de derslerini eksiksiz yürüterek ilkokuldan başarıyla mezun oldu.

Ne var ki o yıllarda köyde bir üst okul yoktu. Üstelik dönemin sosyo-kültürel şartları ve kız çocuğu olmanın getirdiği görünmez sınırlar sebebiyle, Siroş’un resmi eğitim serüveni burada noktalanmak zorunda kaldı. Ancak onun içindeki o bilgilenme, dünyaya dair yeni şeyler öğrenme arzusu hiçbir zaman sönmedi.

İlkokul mezuniyetinin ardından köye nihayet elektrik geldi. Bu teknolojik gelişme, köyün sosyal hayatını da hareketlendirdi. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, köydeki genç kızlar için bir biçki-nakış kursu açacağını duyurdu. Siroş, bu müjdeyi alır almaz soluğu annesinin yanında aldı: "Anne, köyde biçki-dikiş kursu açılacakmış, ben de gitmek istiyorum," dedi. Meryem Hanım konuyu eşi Ekber Bey’e, o da evin mutlak otoritesi olan babası Hacı Necefkulu’ya iletti. Rahmetli Necefkulu, dönemine göre oldukça uygar, vizyoner ve sosyal bir kişiliğe sahipti. Hiç tereddüt etmeden, "Tabii evladım, gönderin, öğrensin," dedi. Böylece Siroş, köyde açılan o ilk biçki-dikiş kursuna kaydını gururla yaptırdı.


Siroş artık 14 yaşına basmıştı. Köyün gençleri, güzelliği ve çalışkanlığıyla bilinen Siroş’un evinin önünde usulca tur atmaya, onu görebilmek için yollarını uzatmaya başlamışlardı. Ancak Hacı Necefkulu her ne kadar uygar ve sosyal bir adam olsa da, aile disiplini söz konusu olduğunda bir o kadar tutucu, sert ve otoriter bir karaktere sahipti. Bu yüzden gençler onun gölgesinden bile çekinir, fazla rahat hareket edemezlerdi.

Siroş’un o yıllardaki en yakın gençlik arkadaşı, sırdaşı ve komşusu, rahmetli Müslüm ve İltifat çiftinin kızları Sahibe’ydi. Ev işlerinden, kurstan ve tarladan arta kalan kısıtlı zamanlarda bir araya gelirlerdi. O dönemin sosyalleşmesi; ya evlerin önündeki toprak mahalde oturmak ya da yemyeşil bahçede demli bir çay eşliğinde fısıldaşarak sohbet etmekten ibaretti.


Siroş, geçmişin sisleri arasından sıyrılan o unutulmaz, kalbini hala sızlatan anısını bugün bile şu sözlerle nakleder: "Akşamüstleri, içimizde biriken günün yorgunluğuyla Sahibe’yle birlikte evin önünden akıp giden arkın kenarına otururduk. Zaman da o su gibi akardı ama biz fark etmezdik. Yine öyle bir gün Kasım, yanımızdan geçti. Sahibe, kadının erkeğe ve hayata dair bitmek bilmeyen o sezgisel merakıyla, 'Kız Siroş, bu Kasım, sana bakıyor sanki,' dedi. Hemen kendimi geri çektim: 'Yok canım, asıl sana bakıyor,' dedim.

Kibrit Kutusunda Başlayan Aşk Evlilikle Sonuçlandı Gelin Siroş ve Damat Kasım
Kibrit Kutusunda Başlayan Aşk Evlilikle Sonuçlandı Gelin Siroş ve Damat Kasım

Oysa bir iki gün içinde içimde sessiz bir merak uyanmaya başlamıştı. İnsanın kendine bile itiraf edemediği o gizli hoşlanma duygusu kalbime yerleşmişti. İçimden 'Keşke gerçekten bana baksa...' diye geçirmiyor değildim. Fakat gurur, o dönem biz kadınların kuşandığı en güçlü zırhtı; duygularımı açık etmeyi kendime yediremiyordum.


Yine bir akşamüstü, aynı ark kenarında oturduğumuz sırada Kasım yanımızdan geçerken önümüze bir kibrit kutusu fırlattı. Zaman o an dondu. Sahibe kutuyu hemen açtı. O kısacık saniyede zihnimden geçen düşüncelerin, umutların ve korkuların haddi hesabı yoktu. 'Allah'ım,' diyordum içimden, 'ne olur mektup bana yazılmış olsun.' Sahibe notu okurken, hayal kırıklığından korunmak için yine o toplumsal maskemi taktım: 'Bak gördün mü, sana yazmış. Kız, çocuk seni seviyor işte!' dedim. Ama kibrit kutusunun içindeki mesaj  bana yazılmıştı”


Bir kibrit kutusunun küçük gövdesine sığdırılan bu gizli haberleşme, tam dört yıl boyunca devam etti. Toplumsal baskı ve töre algısı yüzünden ona asla yazılı bir cevap vermedim. Fakat sessizliğin de bir dili vardı; bakışlarımla ona bilmesi gereken her şeyi fısıldadığımı düşünüyordum. Garip bir sadakatle, ben dilsiz kalsam da o yazmaktan vazgeçmedi.

İlişkimiz beşinci yılına devrildiğinde, artık mektuplar zarf içinde, kasımın  arkadaşı Zeynelabidin Kılıçlar vasıtasıyla gelmeye başlamıştı. Tam o günlerde Kasım’ın askerlik çağı gelip çatmıştı. Hayatın bizi ayırma ihtimali, o katı kuralımı yıkmama yetti ve nihayet mektuplarına cevap vermeye, yani onun sessizliğine ses vermeye başladım."


Yıllar su gibi akıp giderken, takvimler 1973 yılını gösterdiğinde Siroş artık güzelliği dillere destan bir genç kız olmuştu. Kibrit kutusunda sessizce filizlenen o ilk ve son aşk, nihayet evlilik yoluna girdi. Kasım, yüreğindeki muradı babasına açtı. Çok geçmeden, Kasım’ın babası Yadullah ve amcası Cengiz beyin  başkanlık ettiği bir  heyet, Siroş’u büyük babası Necefkulu’dan istemek üzere yola çıktı. Gelenekler layığıyla yerine getirildi, kahveler içildi ve dualar eşliğinde söz kesildi. Siroş ve Kasım, artık  birbirlerine vaat edilmiş mutlu bir çiftti.

Kasım ve Siroş'un Düğünü Solda Türkünay yanındaki Tamamzer ve kucağında Asuman, Siroş'un kucağında Umut Yıldız
Kasım ve Siroş'un Düğünü Solda Türkünay yanındaki Tamamzer ve kucağında Asuman, Siroş'un kucağında Umut Yıldız

İlk olarak belge ile nişanın bir arada yapılmasına karar verildi. Ancak köyün mollası ve ihtiyar heyeti, törende kesinlikle müzik çalınmayacağına dair katı bir karar almıştı. Bu yasağın arkasında, köyün kolektif hafızasına kazınan derin bir hüzün yatıyordu: 1962 yılında yaşanan o büyük Iğdır depreminin ardından köylüler köydeki kutsal yerleri ziyaret etmiş ve o günden sonra düğünlerin çalgıyla değil, salavatlarla yapılmasına karar vermişlerdi. Bu yüzden tören sessiz ama inanç doluydu.


Nişandan kısa bir süre sonra Kasım, babasına düğünü yapması için baskı kurmaya başladı. Çünkü nişanlı olmalarına rağmen, dönemin katı kuralları gereği hasretini çektiği Siroş’unu yine göremiyor, onunla konuşamıyordu. Yadullah Bey durumu değerlendirdi, Siroş’un ailesiyle el sıkışarak düğün tarihini netleştirdi.


Kasım, büyük bir heyecanla düğün hazırlıklarına girişti. Sağdıç ve solduç olarak yanında Asim Yıldırım Mir İbrahim yıldırım  ve rahmetli Rıza Mert,Y vardı. Siroş ise halası Emine ve can arkadaşı, komşusu Hatice’nin şefkatli ellerinde gelinliğe hazırlandı. Saçları, halası Emine tarafından özenle tarandı. Ve Siroş, baba evinden telli duvaklı, bir kuğu gibi çıkarıldı.

Kasım ve Siroş
Kasım ve Siroş

Gelin arabası, amcam Hüseyin Yıldırım’ın gözü gibi baktığı kırmızı renkli Renault marka otomobildi. Baba evinden koca evine doğru yola çıkan o kırmızı arabayı, damat evinde Kasım bekliyordu; kendinden emin, gururlu ve hayat arkadaşına kavuşmanın sevinciyle dolup taşarak...


Anadolu’nun o köklü geleneği gereği gelinin başına elma atmak adet olsa da, Kasım kıyamadı sevdiğine. Elmayı usulca ikiye bölüp hafifçe fırlattı. Zaten amcası Cengiz de elmanın Siroş'un kafasına değmesine müsaade etmedi. Salavatlarla, dualarla da olsa yürekleri ısıtan güzel bir düğün oldu. Anadolu’nun o dönemdeki tipik mimarisi olan "iki oda bir ara" evlerden oluşan baba ocağının bir odası, yeni evli çift için özenle süslendi. Mutlu birliktelikleri, o sıcak odada ilk adımını attı.


Siroş, baba evinde gördüğü o köklü disiplini ve ahlakı, koca evine de taşıdı. Genç bir gelin ve geleceğin annesi olarak, kayınvalidesine ve kayınpederine karşı saygıda asla kusur etmedi. Ailenin tüm işlerine büyük bir gayretle koştu.


Evliliklerinin üzerinden bir yıl geçmişti. Siroş, kendi ana evinde annesinin çektiği o ağır hamilelik ve doğum sancılarını gördüğünde içinden hep "Ben asla çocuk yapmayacağım," derdi. Fakat o kadim anne dürtüsü, her türlü korkunun üstesinden geldi. Bu güzel çift, evliliklerini 1974 yılında dünyaya gelen ilk göz ağrıları Erhan ile taçlandırdılar. Ardından yuvaları daha da şenlendi: 1977’de Saniye, 1980’de Erkal ve nihayet 1988’de "son beşik" olarak babalarının adını verdikleri Yadullah dünyaya gözlerini açtı.


Hayat, neşesi kadar acısıyla da vardı.  takvimler 1978’i gösterdiğinde kayın babası Yadullah Tunay’ı kaybederek ilk büyük ortak acılarını yaşadılar. 1992 yılında ise kayın validesi  Bilgeyis Hanım’ı  2013 yılında baba ekber ve 2019 yılında ise hayatının ilk arkadaşı can annesini vefatları  ile  sarsıldılar. Zaman, rollerini değiştirmişti; artık evin babası Kasım, dört çocuklu anası ise Siroş’tu.

Sura Tunay Yıldız -2026
Sura Tunay Yıldız -2026

Ancak yıllar ve yüklenen sorumluluklar, Siroş’un içindeki o çocuk yaşta filizlenen yardımlaşma sevgisini hiç azaltmadı. Aksine, eşi ve çocukları da onun bu yardımsever yüreğine ortak oldu. Köydeki tüm toplumsal olaylarda, acıda ve tatlıda hep en ön safta yer aldılar. Siroş, köydeki düğünlerde ve cenaze merasimlerinde hiçbir karşılık beklemeden, sevgiyle kazanların başına geçip yemek yaptı. Bununla da kalmadı, ahirete göç eden kadınların son yolculuğundaki o en mahrem görevi, ölü yıkama hizmetini gönüllü olarak üstlendi. Bugüne kadar tam 35 cenazeyi saygıyla yıkayıp kefenlediğini anlatırken, yüzünde o inançlı ve vakur ifade belirir.


Zaman döndü, çocuklar büyüdü ve her biri kendi yuvasını kurdu: Kızları Saniye, komşu köy olan Alikamerli’den Turgay Bey ile; büyük oğulları Erhan, Ayşe  Hanım ile; Erkan, kendi köylerinden rahmetli K. Akil’in kızı Işık Hanım ile ve son beşikleri Yadullah ise yine Yaycı köyünden Selahattin Mert’in güzel kızı Müge hanım ile hayatını birleştirdi.

Bugün Siroş, o tarihi baba ocağında, iki katlı evlerinin birinci katında son beşiği Yadullah ve ailesiyle, ikinci katında ise ömrünü adadığı hayat arkadaşı Kasım ile birlikte huzur içinde yaşıyor.

Kibrit kutusunda başlayan, salavatlı bir düğünle mühürlenen ve koca bir köye örnek olan bu sevgi hikâyesine Ben de sağlık, afiyet ve uzun ömürler diliyorum...

ŞENER YILDIRIM

 

Yorumlar


bottom of page