top of page

Dağ Gitti, Özlem Kaldı: Babamın Hikâyesi

26 Haz
5 dakikada okunur

Bazı insanlar yaşadıkları çağın içinde kalmaz; onların emeği, karakteri ve bıraktıkları izler nesiller boyunca yaşamaya devam eder. Tıpkı kökleri toprağın derinliklerine uzanan, dalları geleceğe gölge veren ulu çınarlar gibi…

Bu yazı, 1 Temmuz 1923 yılında Iğdır’ın Yaycı köyünde başlayan ve ardında onlarca insanın hayatına dokunan bir ömrün hikâyesidir. Yoklukla yoğrulan, emekle büyüyen, alın teriyle şekillenen ve çocuklarına en büyük miras olarak dürüst bir isim bırakan Hasan Yıldırım’ın hikâyesi…



Bugün Babalar Günü vesilesiyle, 20 Mart 1993’te aramızdan ayrılan babamı yalnızca bir evlat özlemiyle değil; bir dönemin tanığı, bir ailenin direği ve hayatı boyunca omuzladığı sorumlulukları sessizce yerine getiren bir Anadolu insanı olarak hatırlamak istiyorum.

Çünkü bazı babalar öldükten sonra da yaşamaya devam ederler; evlatlarının yürüyüşünde, torunlarının gülüşünde, aile sofralarında anlatılan hatıralarda ve geride bıraktıkları temiz isimde…

İşte bu satırlar, kökleri geçmişte kalan ama dalları hâlâ geleceğe uzanan bir çınarın; Babam Hasan Yıldırım’ın hatırasına saygıyla kaleme alınmıştır

Sevgili Okurlar,

Bugün, takvimlerin bizi getirdiği o özel pazar günlerinden biri... Bir Babalar Günü daha kapımızda. Herkesin babasına sarıldığı, sesini duyduğu bu özel günde, ben yönümü zamansızlığa çeviriyorum. 20 Mart 1993 yılında, henüz fırtınaları dinmemiş bir bahar gününde hayata veda eden koca çınarımı, babam Hasan Yıldırım’ı özlemle ve saygıyla selamlıyorum.

Felsefeciler, insanın hikâyesinin doğduğu toprakla başladığını söyler. İnsan, babasını kaybettiğinde sadece bir ebeveynini kaybetmez; arkasını yasladığı o dağ sarsılır, varoluşun yalın gerçekliğiyle yüzleşir ve dünya denen şu gurbette bir parça üşümeye başlar.

Babamın hikayesi de 1 Temmuz 1923’te, Iğdır’ın o kadim ve bereketli topraklarında, Yaycı köyünde başladı. Dedem M. Kulu ile babaannem Sakine Yıldırım’ın yuvasında, ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya gözlerini açtı. Ablası Leyla; kardeşleri Nuşu, Seriye, Hüseyin ve küçük yaşta toprağa verdikleri İsmet ile birlikte, kaybettikleri kardeşlerinin acısını yüreklerinde taşıyarak 2 erkek, 3 kız kardeş olarak büyüdüler. Erkek çocukların en büyüğü babamdı. Hayat, daha çocuk yaşta onun omuzlarına büyük sorumluluklar yüklemişti. Dedemin hayvanlarına bakıyor, tarla işlerinde en önde o koşuyordu. Sorumluluk, onun erken yaşta giydiği ve ömrü boyunca hiç çıkarmayacağı görünmez bir zırhtı adeta.

Ancak o, toprakla uğraşırken bile zihnini aydınlatmanın peşindeydi; içinde amansız bir okuma azmi yanıyordu. 1933 yılında köyde okul olmadığından, Iğdır merkezdeki okuluna kaydoldu. Kar, kış ve her türlü coğrafi meşakkate rağmen, işlerinin arasında eğitimine büyük bir tutkuyla devam etti. Gözlerindeki o öğrenme arzusu, onu parmakla gösterilen çok başarılı bir öğrenci yaptı ve tahsilini gururla tamamladı.

Zaman, çocukluğu hızla geride bırakıp gençlik kapısına dayandığında, kalbi yukarı mahallenin o masum iklimine doğru aktı. Dedem Cavat ve anneannem Sara’nın güzeller güzeli kızı Güllüzar’ına (yazımın burasından sonra ona sevgiyle "Annem" diyeceğim) gönlünü kaptırdı. Şimdiki gibi kolay ve tüketilebilir değildi sevdalar; bir bakış, bir köy düğününde uzaktan uzağa edilen iki kelam, dünyalara bedeldi. Sevmek; beklemek, emek vermek ve sabretmekti o zamanlar.

Vatan görevinin tam 4 yıl sürdüğü o zorlu dönem kapıdaydı. Babamın yüreğine, "Ya ben askerdeyken onu eller alırsa?"korkusu düşünce, durumu hemen babaanneme açtı. Babaannemde durumu dedeme açıklar dedemde durumdan memnun olur ve ilk fırsatta annemi istemeğe giderler. Babam, köyün okuyan, saygın gençlerinden biri olduğu ve annemin de gönlü olduğu için evet derler ve hemen (yaylık atarlar) söz kesilir. Haber babama ulaştığında dünyalar onun olmuştu. Kazanların kaynadığı, demir varillerle suların çarıkçılardan taşındığı, pilavlar ,pilav üslerinin, katıkaşının imece usulü köylülerimizeş ve akrabalar tafından hazırlanan yekebinyemeği ve ardından davulların ve zurnaların göğe yükseldiği 3 gün 3 gecelik o efsanevi köy düğünüyle muratlarına erdiler. Geleneklerin ve utangaçlığın gölgesinde, iki göz odalı bir evde, 9 çocuğa anne ve babalık edecekleri o köklü yuvanın ilk temelleri böylece atıldı.

Ablası ve kız kardeşleri bir bir gelin olup evden uçunca; evde dedem, babaannem, annem, babam ve Hüseyin amcam kalarak ve omuz omuza verip yaşam mücadelesine koyuldular.



1943 yılında, gurbetin ve vatan borcunun sesi duyuldu; babam kınalı elleriyle Eskişehir’in yolunu tuttu. Ne yazık ki askerliğinin henüz ilk yılında, babasının vefat haberiyle sarsıldı. Köye dönüp dedemi toprağa verdiğinde, evin büyük oğlu olarak artık o yuvanın yeni reisiydi. Yedi gün boyunca taziyeleri kabul etti, düzeni kurdu ve yüreğindeki sızıyla birliğine geri döndü. Hayat tam da buydu işte; bir yanda ölümün soğuk yüzü, diğer yanda doğumun mucizesi...

1945 yılında bu kez Eskişehir’e bir müjde ulaştı: Bir kızı olmuştu. Komutanından izin koparıp köye koştu, ilk göz ağrısı Solmaz’ın kokusunu içine çekti. İzni bitip birliğine dönerken hasretine bir de evlat kokusu eklenmişti. Nihayet 1947’de vatan görevini bitirip evine, Güllüzar’ına ve Solmaz’ına döndüğünde, artık hayatı daha güçlü kucaklama zamanıydı.

Burada, hayatımda tanıdığım en saf, en iyi niyetli kadın olan babaannem Sakine neneme (herkes ona Seke nene derdi) saygıyla bir parantez açmak istiyorum. Babam askerdeyken, "Hasan’ım üşümesin" diye elleriyle çorap ve kazak örermiş. Dedem, "Ay Seke, bunu Eskişehir'e nasıl göndereceğiz?"dediğinde, "Siz karışmayın, ben gönderirim" dermiş. Hazırladığı bohçayı alıp köyümüzden geçen Iğdır-Erzurum şose yoluna çıkar, geçen bir kamyonun kasasına, "Bunu Eskişehir'deki Mehmet Kulu oğlu Asker Hasan'a verin!"diye bağırarak fırlatırmış. Sonra da evine dönüp gönül huzuruyla, "Hasan'ıma bohçasını gönderdim" dermiş. O kalbi saf, sevgisi sınırsız babaannemi saygı ve rahmetle anıyorum. Işıklar içinde uyusun.

Ailemiz zamanla büyüdü, genişledi. Solmaz ablamdan sonra Elmas, ardından adını dedesinden alan abim Mehmet, sonra Timur, Coşkun, Ekber, Kerim, ben (Şener) ve en küçüğümüz Mehtap dünyaya geldi. Annem bu dünyaya tam 9 evlat verdi; ne yazık ki Elmas’ımızı 9 yaşında, Mehtap’ımızı ise henüz 1aylık bir bebekken toprağın sinesine bıraktı. Ölümün acısıyla yoğrulan yuvamız, bir kız ve altı erkek olmak üzere toplam yedi evlatla hayata tutunmaya devam etti.

Hüseyin amcam’da 1953'te Köyümüzün değerli Ailelerinden Allahkulu KOÇ ‘unic güzel kızı Kıymet yengemle evlenip kendi yuvasını kurdu.

Babam ise evlatlarının geleceği için adeta saçını süpürge etti. 1961'de ablam Solmaz’ı evlendirip uğurladıktan sonra, 21.11.1961 yılında Iğdır Mal Müdürlüğü’nde tahsildar olarak memuriyete başladı. 1962 yılında Iğdır ve civarında yaşanan ağır deprem ve bizlerin okul çağının gelmesi, bizi Iğdır merkezine taşınmaya mecbur bıraktı. Yıllarca kışın şehirde memuriyet yaptı, yazın ise köyde tarla işlerinde ter döktü.

Ekonomik zorlukların gölgesinde tam on kez ev değiştirdik; ancak babam, o eksikliklerin sızısını bize hiçbir zaman hissettirmedi. Bizi kimseye muhtaç etmeden, yokluğu varlığın vakarıyla örten bir kale gibi durdu karşımızda. Onun en büyük ideali, çocuklarının okuması ve vatanına, milletine hayırlı birer nefes olmasıydı.

Hayat, bazen bir babanın evladı için çizdiği yolları büker ya da yokuşlara vurur; fakat babanın sofraya koyduğu o helal lokma ve alnından süzülen ter, evladın karakterinde silinmez bir mühür gibi kalır. O ter, bizi gittiğimiz her yerde ayakta tutmaya yetti.

Babamın ilk göz ağrısı, ağabeyim Mehmet, eğitimini tamamlayarak Ankara’da devlet memuru olarak göreve başladı, Ardından Timur ve Coşkun ağabeylerim, bir süre köyün toprağıyla hemhal olduktan sonra turizme yöneldiler; yıllar sonra ise biri DSİ’de, diğeri İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde şoför olarak yollara revan oldular. Ekber ağabeyim Milli Savunma Bakanlığı bünyesinde bir mühendis, Kerim ağabeyim ise İsviçre’de bir gurbetçi olarak kendi rızıklarının peşine düştüler.

Nihayetinde bendeniz de Emniyet Genel Müdürlüğü çatısı altında polis olarak hayat mücadelesine atıldım. Hepimiz, köklerimizden aldığımız o terbiyeyle, hem anne ve babamıza hem de bu vatana layık birer yaşam kurduk; evlatlarımızı da aynı bilinçle büyüttük. .


Babam, tam 33 kişilik kocaman bir aile çınarının hamisi olarak görevini tamamlamanın huzuruyla, ömrünün son demlerini Yaycı köyündeki baba ocağında, biricik hayat arkadaşı annemle baş başa geçirdi. Ta ki 20 Mart 1993 yılındaki o ani kalp krizine kadar... O gidince annem tek kanadı kırık bir kuş gibi yalnız kaldı. Ben o dönem Ankara’daydım; onun bu yalnızlığına gönlüm elvermedi, tayinimi isteyip memleketim Iğdır’ına döndüm ve annemle yaşamaya başladım. 2012 yılında annem de dünyadaki nöbetini bitirip babama kavuştu.

Değerli Okurlar,

Aradan uzun yıllar geçti... Bugün biz kardeşler, hangi meclise girersek girelim kendimizi hala büyük bir gururla "Hasan Yıldırım’ın çocuğuzuy " diye tanıtıyoruz. Bir insanın çocuklarına bırakacağı en büyük miras; banka hesapları, katlar ya da tapular değil; lekesiz, dürüst ve saygın bir isimdir. Babam bize tam olarak bunu bıraktı.

Onların hayatı, dönemin şartlarına göre sade, alabildiğine mütevazı ama bir o kadar da asil bir sevgi hikayesiydi. Emekle, sabırla ve birbirine duyulan derin bir hürmetle geçti.

Bu dünyadan bir Hasan Yıldırım geçti... asla silinmeyecek izler bıraktı. İyi ki vardın, iyi ki bizim babamız oldun. Bizlere verdiğiniz tüm emekler için sana ve anneme sonsuz teşekkürler.

Babalar Günü’n kutlu olsun koca çınarım... Ruhunuz şad, olsun.

Bu vesileyle ebediyete intikal etmiş ve hayatta olan tüm babaların Babalar Günü'nü kutlarım.

ŞENER YILDIRIM



Yorumlar


bottom of page