Yaycı’nın Çınarı: Celo….Celil Yıldız
- Şener Yıldırım

- 11 Haz
- 7 dakikada okunur

Yaycı’nın Çınarı: Celo….
Bazı insanlar vardır; hayatlarını büyük meydanlarda değil, alın terinin düştüğü tarlalarda, aile sofralarının etrafında ve sessizce verdikleri mücadelelerin içinde yaşarlar. Onların hikâyeleri yalnızca kendi ömürlerini değil, yaşadıkları dönemin acılarını, umutlarını ve değerlerini de taşır. İşte köyümüzde herkesin sevgiyle “Celo” diye seslendiği Celil Yıldız’ın hikâyesi de böyledir.
Hayatın ağır imtihanlarına rağmen dimdik ayakta kalan Celil Yıldız’ın hikâyesinde yalnızca bir insanı değil, bir kuşağın karakterini görüyoruz. Bu satırlar, köyümüzün hafızasında mütevazı ama derin izler bırakan Celil Yıldız’a bir vefa borcu olarak kaleme alınmıştır.
Celil Yıldız’ın hayat hikayesine dokunmadan önce, onu yetiştiren o köklü çınarın, yani babası Abdul Hüseyin’in ve ailesinin yaşadığı o fırtınalı yıllara bakmak istiyorum.
Molla Mehmet’in oğlu Abdul Hüseyin, 1882 yılında dünyaya gelir. Hayatın ilk acı imtihanını henüz 18 yaşındayken yaşar; Cennetabat köyünde evlendiği ilk eşini ve henüz 3-4 yaşlarındaki kızını, o dönemin amansız bulaşıcı hastalıkları yüzünden kaybeder. Bu büyük acının ardından, babası Molla Mehmet’e Tuzluca’nın Alköse köyünden bir imamlık (mollalık) teklifi gelir. Köyde yaşanan huzursuzluklar ve aile için yeni bir sayfa açma düşüncesiyle bu teklif kabul eder. Molla Mehmet; çocukları Abdul Hüseyin, Nurcahan, Ümmügülsüm, Tovuz ve Hasan’ı (Eblesen) yanına alarak Alköse’ye yerleşir. Burada geçen 4-5 yılın ardından Molla Mehmet vefat eder.

Hemen arkasından I. Dünya Savaşı patlak verir ve bölgeyi kasıp kavuran o zorlu "Kaçakaç" dönemi başlar. Artık evin reisi olan Abdul Hüseyin, kardeşlerini arkasına alarak can havliyle İran’ın Maku şehrine doğru meşakkatli bir göç yoluna düşer. Yabancı bir toprakta güvenliklerini sağlamak ve kök salabilmek adına orada bir evlilik yapar.
Yıllar geçer... Cumhuriyet’in ilanıyla esen özgürlük rüzgarı, İran topraklarında gün sayan ailenin yüreğine vatan ateşi düşürür. Kardeşlerden Ümmügülsüm İran'da evlenip kalmış, Tovuz ise gurbette vefat etmiştir. Abdul Hüseyin, İranlı eşine, "Atatürk Türkiye’yi kurtardı, Cumhuriyeti ilan etti; gel beraber vatanımıza dönelim," der. Ancak eşinden olumsuz cevap alınca, kardeşleri Nurcahan ve Hasan ile birlikte yıllarca hasretini çektikleri sınır boylarını, tel örgüleri aşarak doğdukları topraklara dönerler. Ay-yıldızın gölgesine gözyaşlarıyla yüz sürerler.

Vatana dönen üç kardeş için hayat yeniden Yaycı köyünde başlar. Abdul Hüseyin, Alköse köyünde kaldıkları o eski günlerden beri gönlünü kaptırdığı Zöhre Hanım ile üçüncü evliliğini yapar. İşte bu köklü ve çileli çınarın Zöhre Hanım ile olan evliliğinden altı çocuk dünyaya gelir. Takvimler 1939 yılını gösterdiğinde, bu çocukların ikincisi olarak Iğdır Merkez Yaycı köyünde gözlerini dünyaya açan isim, hikayemizin asıl kahramanı olan Celil Yıldız’dır.
Abdul Hüseyin ve Zöhre Hanım'ın çocukları sırasıyla Halil, Celil, Ziya (8 yaşında vefat eder), Tovuz, Beşir, Dövle ve Ali'dir.
Celil’in çocukluğu, babasına hayvan bakımında, annesine ise bahçe işlerinde yardım ederek geçer. O yıllarda köyün durumu nispeten iyi olan aileleri Muhtar Yıldırım, M. Kulu Yıldırım, M. Kulu Koç, Abbas Kılıç ve Esedullah Güneş dır. Bu ailelerin çocuklarından Iğdır merkezdeki ilkokula gidenler (Hasan Yıldırım, M. Ali Yıldırım, Ahmet Güneş, İsmail Koç) ancak daha köyün genelinde henüz Millî Eğitim’in bir faaliyeti yoktur.
Bu eksikliği gidermek için köy muhtarı ve ihtiyar heyeti el ele verir. Caminin yanında bulunan ve "Hücre" diye adlandırılan 40 metrekarelik yer düzenlenir. Köyün okuryazarlarından Muzaffer Alkan Hocamız, hiçbir resmi zorunluluğu olmadan, tamamen sosyal sorumluluk duygusuyla çocuklara eğitim vermeye başlar. (Buradan Sayın Muzaffer Hocama saygı ve minnetle Anıyorum.)

Hücrenin içi topraktır, hiçbir mobilyası yoktur. Ders almak isteyen çocuklar her gün evden ikişer tane "kerme" (ısınma amaçlı kullanılan kurutulmuş hayvan gübresi) getirirler. Çocuklar bu kermelerin birini sandalye, diğerini masa olarak kullanır; ertesi gün ise o kermeler hücreyi ısıtmak için yakılır, ertesi gün yine iki kerme getirilir.
Zaman böyle akıp giderken bu durum devlet büyüklerinin dikkatini çeker ve köye Kazım Bey adında bir öğretmen tayin edilir. Tarih 1949'u gösterdiğinde, Kazım Bey Yaycı köyünün ilk millî eğitim öğretmeni olur. Devlet, fiziki duruma iki yıl sonra müdahale eder ve şimdiki okulun bulunduğu yerde yaklaşık 50 metrekarelik, tek sınıflı bir okul inşa edilir.
Bu yeni okul, Celil’in ikinci sınıfına denk gelir. Hücreye göre çok daha modern ve güzel olan bu okulda eğitim tam gündür ve 1, 2, 3, 4 ve 5. sınıflar hep birlikte aynı çatı altında okur. Celil, o günlerin sınıf listesini esprili bir dille şöyle aktarır:
Çalışkanlar: Kasım Karademir, Mesim Akkakoç ve rahmetli İbrahim Koç.
Tembeller: Celil Yıldız (kendisi muzipçe 'Beni ilk sıraya yaz' demiştir), Fazıl Yıldız, Bekir Yıldız ve Süleyman Parlar.
Celil, okul dönemine ait unutamadığı bir anısını şöyle anlatıyor:
"Bir gün öğretmenimiz, 'Yarın okula müfettiş gelecek, matematikten ödev veriyorum. Akşam herkes ödevini yapsın, yarın sorduğumda da herkes elini kaldırsın,' dedi. Ödev kağıdını aldım, şöyle bir baktım ve yapamayacağımı anlayıp doğruca sınıfın çalışkanlarından Mesim Akkakoç’un yanına gittim. Ödevi ona bir güzel yaptırdım. Ertesi gün ödevler teslim edildi, hoca incelemeye başladı. Ben heyecandan ölüyorum... Sıra benim kağıdıma geldi. Hoca bir kağıda, bir bana baktı. 'Aferin Celil, hepsini doğru yapmışsın, gel tahtaya,' dedi. O an dondum kaldım, kalkmak istemedim. 'Kalk!' diye bağırınca mecburen tahtaya çıktım. Hoca, 'Bu sorulardan birini soracağım, yaparsan tamamdır,' diyerek soruyu yazdı. Ben soruya bakıyorum, soru bana” bakıyor... Öğretmen 'Anlatarak yap,' deyince artık isyan ettim: 'Yapamıyorum öğretmenim!' dedim. Hoca hemen Kasım’a seslendi: 'Bak Kasım, bu yazı senin, bunu sen mi yazdın?' dedi. Kasım korkudan 'Hayır öğretmenim,' dese de öğretmen iki değnek darbesiyle suçu ona kabul ettirdi. Sonra beni ve diğer tüm tembel öğrencileri okulun odunluğuna hapsetti. Odunlukta arkadaşlarla kavgaya tutuştuk. Bir müddet sonra öğretmenimizin kız kardeşi sesimizi duyup abisine haber vermiş. Öğretmen gelip bizi çıkardı, bir güzel tekrar dövdü ve öğlen yemeğine göndermedi. Böylece cezamızı tamamlamış olduk."
1950-1951 yıllarında, okulun üçüncü sınıfındayken köye bir ilk gelir ve 40 erkek öğrencinin arasına 4-5 kız öğrenci katılır. Bu öncü kızlar; Göycen Turan (Tunay), Kızbes Yıldırım (Savaşlı), Fatma Koç ve Fatma Yıldırım'dır (Fato Hala). Celil, binbir zorlukla son sınıfa gelir ancak mezun olamama endişesi taşımaktadır. O günlerde öğretmeninin oğlunun hasta olduğunu ve kış günü canının karpuz çektiğini duyar. Hemen ambara koşar, buğdayların arasında saklanan iki adet kış karpuzunu alıp öğretmenine götürür. Bu anlamlı jest karşısında öğretmeni de Celil’i mezun eder.

Celil’in çocukluk dönemi biter ve yavaş yavaş gençlik yıllarına adım atar. Evin ikinci erkek çocuğu olduğu için abisi Halil ile birlikte babasının tarla işlerine koşar. O yıllar, Türkiye’nin savaş sonrası ekonomik buhranı derinden hissettiği, halkın ağır şartlar altında ezildiği dönemlerdir. Tarım işleri ilkel ve çok zor şartlarda yürümektedir; bölgede henüz iş makinesi yoktur. Toprak, o dönem yaygın olan "kotan" ile sürülmektedir. Önde öküzler veya mandalar (camışlar), arkada ise insan gücü vardır.
Yine bir sürüm zamanı, sabahın erken saatinde babası ve abisiyle birlikte bir çift öküz ve bir çift mandayı alarak tarlaya giderler. Öğlene kadar kotanın birini abisi Halil, diğerini Celil kullanır; babaları Abdul Hüseyin ise işleri sevk ve idare etmektedir yanlarından gecen köylülerinden biri Abdul Hüseyin’e Cimen’i (Köyün merası) otlatılması serbest bırakılmıştır.
Bu haberi alan baba Abdul Hüseyin, hem çocukların hem de hayvanların yorgunluğunu düşünerek çalışmaya ara verir. Celil’e seslenerek, "Hayvanları topla, Çimen’e götür. 3-4 saat otlasınlar, siz de dinlenin," der. Celil bu haberi sevinçle karşılar; çünkü arkadaşları oradadır ve kanalda yüzebilecektir. Hemen hayvanları önüne katar, birinin de sırtına binerek Çimen’e doğru yola çıkar. Ancak bir an önce yetişmek için hayvanları koştururken, yolun yarısında "Tezekent" denilen bölgede hayvandan dizinin üstüne düşer ve kalçası kırılır.
Hemen müdahale edilir, tedavi süreci İstanbul’a kadar uzanır ancak tüm çabalar fayda etmez. Celil, hayatına engelli bir birey olarak devam etmek zorunda kalır. Fakat çalışma azminden hiçbir şey kaybetmez; tedavisinin ardından kaldığı yerden toprağına sarılır. Askerlik çağı geldiğinde, rahatsızlığı sebebiyle muaf tutulur.
Gençlik döneminin vazgeçilmezi olan aşk, Celil’in de kapısını çalar. Köyün bir kızına gönlünü kaptırır (bütün ısrarlarıma rağmen o kızın kim olduğunu bugün bile söylemedi), ancak kızın bundan hiç haberi olmaz. Durumu fark eden anne ve babası, Celil’i evlendirmeye karar verirler. Annesi, Alköse köyünde yaşayan kardeşinin kızı Türkan’ı oğluna layık görür. Baba Abdul Hüseyin ve anne Zöhre Hanım, kız istemek için Zöhre Hanım'ın kardeşi H. Rıza’nın evine giderler. Törelere uygun olarak Türkan Hanım istenir ve söz kesilir.

1968 yılında, Alköse’den Yaycı köyüne doğru telli duvaklı bir gelin konvoyu yola çıkar. Damat Celil’in yanında sağdıçları Zeki Koç ve Fazıl Yıldırım vardır. Köyde hazırlanan bahçede düğün çalınır, toy kurulur. Celil için artık hayat, evliliğin verdiği tatlı bir sorumlulukla devam etmektedir.
Takvimler 1970 yılını gösterdiğinde, bu çiçeği burnunda evlilik ilk meyvesini verir; bir erkek çocukları dünyaya gelir ve adını Erbay koyarlar. Sonrasında sırasıyla Müjgan, İsmail ve Özbay dünyaya gelir. Celil ve eşi, çocuklarıyla birlikte huzurlu bir yuva kurarlar.
Yıllar geçer, çocuklar büyür ve evlilik çağına gelir. İlk olarak büyük oğulları Erbay’ı, komşu köy olan Aşağı Çarıkçı köyünün değerli bir ailenin kızı olan Gülcan ile evlendirirler. Ardından, Celil Bey’in bugünkü sohbetimizde bile sevgisini yere göğe sığdıramadığı, öve öve bitiremediği biricik kızı Müjgan, köyümüzün çok değer verdiğim şahsiyetlerinden Murat Koç ile evlenerek yuvadan uçar. Ortanca oğul İsmail de abisinin yolundan giderek yine Aşağı Çarıkçı köyünden Hüseyin Sarıtaş’ın kızı Sevda ile hayatını birleştirir. Evde artık anne, baba ve evin son beşiği olan Özbay kalmıştır.
Beraber yaşadığı Özbay’da artık evlilik yaşına gelmiş evde bir bayanın ihtiyacını duyar ve son beşiği Özbay’ı Iğdır’ın merkez köylerinden Akyumakdan çok değerli Beytullah ve Cahide çiftinin güzel kızları Annesinin ismini taşıdığı Fatma’ya abasını yakmıştır baba Celil Alie büyükleriyle görüşerek Fatmayı Baba ve annesinden ister güzel bir düğünle evlendirir

(Bu güzel sohbeti yapmamıza vesile olan ve babasının rahatsızlığı nedeniyle sohbetimize nezaret eden ve babasını bir an olsun yanından ayrılmayan Özbay’a Teşekkür ederim.)
Hayatın kendi ritminde akıp gittiği o günlerde, 1996 yılında Celil’in hayat arkadaşı Türkan Hanım rahatsızlanır. Ne yazık ki Iğdır’daki ilk doktor muayenesinde konulan yanlış teşhis, tam yedi yıl sürecek çileli bir tedavi sürecini başlatır. Celil, eşini yaşatabilmek için elinde avucunda ne varsa feda eder; toprağını ektiği traktörünü, kamyonetini ve 15 adet tosununu satarak tedavi masraflarına harcar. Ama ne yazık ki kaderin önüne geçilemez; gözü gibi sevdiği eşini 2006 yılında kaybeder.
Celil için artık hayatın en zor dönemi, yani eşsiz, Türkan’sız yılları başlamıştır. Tam yirmi yıldır, odasının başköşesine koyduğu o tek fotoğrafa bakarak, yılların verdiği sevgi, özlem ve huzurla anılarını yaşatıyor.
Ancak evlatları, babalarını bir gün bile yalnız bırakmıyor. Özellikle küçük oğlu ve en büyük yardımcısı olan Özbay ve ailesi, Celil Bey ile birlikte yaşıyor. Buradan Özbay’ın eşine, yani Celil Bey'in kıymetli gelinine yürekten bir teşekkür etmek istiyorum; gösterdiği vefa, saygı ve sevgiyle adeta bir insanlık dersi veriyor. Celil Yıldız, şu anda oğlu Özbay, gelini ve sevgili torunuyla birlikte yaşam yolculuğuna huzurla devam ediyor.
Bende Celil Abiye Bundan sonraki hayatında sağlık ve huzur diliyorum…
Şener YILDIRIM



Yorumlar