Anneliğin Sessiz Gücü: Nursen...
- Şener Yıldırım

- 7 May
- 9 dakikada okunur

Nursen Yıldırım
Bugün, yüreği bir şehir kadar geniş, sabrı toprak kadar derin bir annenin; hayatın tüm fırtınalarına rağmen dimdik ayakta kalmış bir çınarın hikâyesine davet ediyorum sizi. Anneler Günü vesilesiyle kaleme aldığım bu yazıda, sadece bir ömrün kronolojisini değil; bir kadının, bir annenin ve bir dostun sessiz ama vakur mücadelesini okuyacaksınız. Karşınızda hayatın içinden, bizden biri;
Nursen Yıldırım...
1950’li yılların başı… Henüz hayatın yükünü omuzlamaya yeni başlamış, umutla birbirine tutunan iki insan: Adil Bey ve Seriye Hanım. Düğünlerinin ardından başlarını sokacakları bir yuva bulmanın telaşıyla bir süre akrabalarının evinde kalırlar. Fakat insanın kalbi, ne kadar misafir edilirse edilsin, kendine ait bir kapının eşiğini arar.
Bu yüzden Adil Bey, “Benim de olsun bir damım, bir odam…” diyerek kendi bahçesine tek gözlü, mütevazı bir oda yapar. O küçük oda, yalnızca bir barınak değil; yıllar sonra hatırlanacak bir hayatın, bir kaderin başlangıç noktası olur.
Yıl 1953’ü gösterdiğinde, o odada bir bebek dünyaya gelir: Ailenin ikinci çocuğu olan Nursen Yıldırım… Daha gözlerini açtığı ilk anda bile, kalabalık bir kaderin içine doğduğundan habersizdir. Onun hikâyesi, paylaşmayı öğrenmekle, sesini kalabalıkta duyurmaya çalışmakla ve çoğu zaman ikinci planda kalmanın sessizliğiyle yazılacaktır.
Zaman ilerledikçe o tek göz oda, yalnızca bir yuva değil; umutların, bekleyişlerin ve sabrın da şahidi olur. Anne ve baba, bir erkek evlat sahibi olma ümidiyle her yeni doğumu beklerken, o daracık odada dört kız çocuğu dünyaya gelir. Her biri ayrı bir sevinç, her biri ayrı bir sabırdır.
Aile büyüdükçe duvarlar dar gelir. Bunun üzerine Adil Bey, bahçeye daha geniş bir ev inşa eder. Yeni ev, sanki beraberinde talihi de getirir ve beklenen erkek evlat dünyaya gelir. Evdeki sevinç büyür, fakat kalabalık da giderek artar.
Doğumlar devam eder; iki erkek ve üç kız çocuğu daha aileye katılır. Böylece Nursen, yedi kız ve üç erkekten oluşan on çocuklu bir ailenin tam ortasında, ne ilk ne de son; ama her şeyi derinden hisseden bir yerde büyümeye başlar…
Nursen, daha çocuk denecek yaşta sorumluluğun ne demek olduğunu öğrenmişti. Ablası okula başlamış, diğer kız kardeşleri ise henüz küçüktü. Üstelik Nursen’in sessiz, içine dönük bir hali vardı; belki de bu yüzden, elinden iş gelir gelmez kendini hayatın yükünü paylaşırken buldu.

Nursen, babasının yalnızlığına dayanamazdı. Daha gün doğmadan, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte babasının yanında olurdu. Önce ahıra gider, hayvanları yemler; sonra onları meraya götürür, saatlerce peşlerinden yürürdü. Ardından tarlaya geçilir; sulama yapılır, yonca toplanırdı. Küçücük yaşına rağmen, çoğu zaman “erkek işi” denilen ağır işlerde bile isteyerek, büyük bir özveriyle babasına yardım ederdi.
Eve döndüğünde ise dinlenmek nedir bilmez, bu kez annesinin yanına koşardı. Ev işlerinde ona destek olur, eksik kalan ne varsa tamamlamaya çalışırdı. Küçük omuzlarına yüklenen bu sorumluluklar, onun çocukluğunu sessizce büyütüyordu.
NURSEN OKULDA
Derken zaman akar… Tarla, hayvanlar ve ev işleri arasında geçen günlerin ardından okul vakti gelir. Babası, Nursen’i Yaycı İlkokulu’na kaydettirir. Akşam eve döndüğünde, yüzünde hafif bir tebessümle kızına seslenir:
“Kızım Nursen, seni okula yazdırdım. Yarın Iğdır’a gidelim; önlük, defter, kalem, kitap alalım.”
O an, Nursen’in iç dünyasında bambaşka bir kapı aralanır. Gözleri ışıldar, kalbi hızla çarpar. Sevinçle babasına sarılır; o sessiz kız, belki de ilk kez duygularını bu kadar açık gösterir. İçtenlikle babasını sarılır, öper, teşekkür eder.
Sabah olur… İsmail eminin At Arabası (daşka) İle baba-kız yola koyulurlar. Iğdır’a vardıklarında, baba Nursen’in okul için gereken her şeyi alır. Her bir defter, her bir kalem, onun için yeni bir dünyanın anahtarı gibidir.

Baba Hacı Adil YILDIRIM ; tanıdığım, ailesine karşı son derece duyarlı, mütevazı ve yüreği geniş bir insandı.. Işıklar içinde uyusun.
Nursen’in okul serüveni, babasıyla yaptığı alışverişin tamamlanmasıyla başlar. Nihayet beklenen gün yaklaşmıştır; ertesi sabah okul açılacaktır. O gece heyecandan gözüne uyku girmez. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte uyanır. Annesi onu özenle hazırlar; saçlarını örer, önlüğünü giydirir, kurdelesini takar. Nursen, adeta Cumhuriyet’in aydınlık yüzünü temsil eden küçük bir kızdır. Ulu Önder Atatürk’ün “Bizim kadınlarımız aydın olmalı” sözünün anlamı, onun masum varlığında hayat bulur.
Ablasıyla birlikte evden çıkarlar. Okulun kapısından içeri adım attığında bambaşka bir atmosferle karşılaşır. İçindeki heyecan katlanarak büyür; fakat Nursen, olgun tavrıyla bu duygularını ne öğretmenlerine ne de arkadaşlarına belli eder. Öğretmeni sınıfını belirler ve o an, ablasından ayrılır. Yeni sınıfına geçerken kalbinde hem bir ürperti hem de tarifsiz bir sevinç vardır.
Eğitiminin ilk günü, Nursen’in hafızasına silinmez bir hatıra olarak kazınır. Gün sona erdiğinde ablasıyla birlikte eve dönerler. Daha kapıdan girer girmez annesine yapılacak işleri sorar ve hiç vakit kaybetmeden çalışmaya koyulur. Günler böyle geçer ve Nursen birinci sınıfı başarıyla tamamlar. Karnesini alır; artık o bir ikinci sınıf öğrencisidir.
Yaz tatili geldiğinde hayat bambaşka bir ritme bürünür. Nursen, hem babasına tarlada hem de annesine evde yardım eder; küçük kardeşlerinin bakımını üstlenir. Yaz sabahları erkenden başlar. Babası gün doğmadan uyanır ve “Kızım Nursen, kalk bala, güneş çıkmadan yoncayı toplayalım, yoksa kurur,” diye seslenir. Nursen ise bir an bile tereddüt etmeden kalkar, hazırlanır ve babasıyla birlikte tarlaya gider. Uzun ve sıcak yaz günleri çalışarak geçer.

Ama onun aklı hep okuldadır. Bir gün babasına sorar:“Baba, okul ne zaman açılacak?”Babası, “Sonbaharda açılacak balam,” der. “Sana yine defter, kitap alacağım. Ama önce kışlık ihtiyaçlarımızı hazırlamak için bana yardım etmen gerek.”Nursen, bu sözleri canı gönülden kabul eder. Hem evde hem tarlada üzerine düşeni severek yapar.
Derken sonbahar gelir, okul zamanı yeniden kapıyı çalar. Hazırlıklar başlar ve Nursen yine ablasıyla birlikte okula gider. Sabah okul, öğleden sonra iş… Bu düzen onun kaderi olur. Ancak Eğitim-öğretim yılının sonlarına doğru Iğdır’da bir deprem olur ve okul yıkılır. Bu olay, sadece bir binanın değil, Nursen’in umutlarının da sarsılmasına neden olur.
Okul bir süre tatil edilir. Bu süreçte Nursen yine babasıyla çalışmaya devam eder. Fakat babasının aklında başka bir düşünce filizlenmiştir. Okulun yıkılmasını bahane ederek, artık Nursen’i okula göndermemeye karar verir.
Böylece Nursen’in eğitim yolculuğu, daha yolun başındayken sessizce sona erer…
Nursen’in okul serüveni sona erdikten sonra hayatı, ailesine destek olmakla geçmeye başlar. Günleri, annesine ve babasına yardım ederek, evin ve tarlanın yükünü omuzlayarak ilerler. Yıllar sonra o günleri anlatırken bir anısını şöyle dile getirir:
“Bir gün ahırda hayvanların gübrelerini dışarı taşıyacaktım. Kullandığımız alet iki kişiyle taşınırdı. Kardeşlerime seslendim : ‘Kızlar biriniz, gelin bana yardım edin , şunu birlikte taşıyalım.’ Kimseyi bulamadım ‘Geliyorum dediler ama bir türlü gelmediler. Tam o kimsesizlik hissiyle dolduğum an, babam bir anda yanı başımda beliriverdi. O an içimi kaplayan o eşsiz mutluluğu ve babamın o sessiz desteğini hiç unutamam; o sahnede saklı kalan huzur, ömrümce benimle yaşayan en kıymetli hatıram oldu."
Hayat bu şekilde akıp giderken Nursen büyür, genç bir kız olur. Köyün gençleri arasında dikkat çeken, sevilen biri haline gelir. Bir gün, çölden (tarladan) yorgun argın döndüğü bir vakit, amcasının kızı Asiye telaşla yanına gelir: “Kız Nursen, seni Hacı İsmail’in oğlu Resul’a verdiler,” der.

Nursen bu sözlerle adeta donakalır. İçinde kopan fırtınaları kimseye gösteremez. Ama o dönemde böyle kararlara karşı çıkmak kolay değildir; söyleyecek sözü de yoktur.
Birkaç gün içinde, kaynanası ve eltisi Nursen’den habersiz gerekli alışverişleri yapar. Ardından aile büyükleri bir araya gelir ve Nursen’i Resul Yıldırım’a nişanlarlar. Her şey hızla olup biter. Üç dört ay sonra, annesinin elleriyle hazırladığı gelinliği giyer. Babasının evinden, bir traktörün römorkunda; sağdıçları Aysen ve Ülker ile birlikte gelin olarak uğurlanır.
Akşamında başlayan düğün, üç gün üç gece sürer. Davullar çalar, türküler söylenir, köyde büyük bir şenlik yaşanır. Yeni kurulan bu hayat, kaynatasının iki katlı evinde devam edecektir. Evin alt katında, buğday ambarı olarak kullanılan odanın bir köşesi genç çift için yatak odasına dönüştürülür.
Ve Nursen ile Resul’ün evliliği, o mütevazı odada, sessiz ama derin bir başlangıç yapar…
1970 yılında başlayan Nursen ve Resul’ün evliliği, iki yıl sonra ilk meyvesini verir. 1972’de dünyaya gelen ilk çocukları bir kızdır. Adı, hayatı boyunca gülsün diye “Gül” konur. Ancak bu mutluluğun içinde, Nursen’in yüreğinde ince bir endişe filizlenir: Acaba kendi baba ve annesinin kaderini mi yaşayacaktır?
Zaman, bu sorunun cevabını yavaş yavaş verir. Bu güzel çiftin hayatına peş peşe kız çocukları katılır: Arzu, Semra, Nevra, Veda ve Neşe… Altı kız çocuğuyla büyüyen bu aile, her doğumda kısa süreli bir burukluk yaşasa da, evlatlarına sevgilerini ve ilgilerini eksiksiz sunar. Umutlarını yitirmezler; çocuk sahibi olmaktan vazgeçmezler.
Ve nihayet, beklenen haber 1983 yılında gelir. Aileye bir erkek çocuk katılır. Bu kez mutluluk tarifsizdir. Ona Ali adını verirler. Nursen ve Resul için bu, yılların özlemiyle gelen bir sevinçtir; içlerinde biriken tüm bekleyiş, yerini derin bir huzura bırakır.
Bu arada aile büyüdükçe, köy hayatı da onları farklı arayışlara iter. Geçim sıkıntısı ve kalabalıklaşan hane sebebiyle, yıllar içinde köy içinde altı yedi kez ev değiştirirler. Her yeni ev, yeni bir başlangıç olur; fakat şartlar pek değişmez.

Fakat hayatın her zaman aynı yumuşaklıkta akmadığını Nursen çok geçmeden bir kez daha anlar. İstanbul’da yaşayan ve Çok sevdiği her kızın olduğu gibi sırdaşı olan annesini kayıp eder,. Bu kayıp, yüreğinde derin yaralar açar. Yine de ayakta kalmak zorundadır; çocukları için güçlü durur. Ve öyle de yapar…
Derken bir gün Resul düşüncelerini dile getirir: “Hanım, çocuklar büyüdü. Burada iş yok. Elimdeki sermayeyle İstanbul’a gidelim. Kardeşin Metin’de orada. Bir minibüs alır, servis işi yaparım. Çocuklar da çalışır, gül gibi geçiniriz.”
Nursen bu fikri yüreğinde büyütür, umutla sahiplenir. Konuyu çocuklarına açar. Onlar da bu yeni hayatın hayaliyle, memnuniyetle kabul ederler.
Böylece, bu kalabalık ve dirençli ailenin kaderi, köyden büyük şehre doğru yön değiştirmeye başlar…

Resul, artık vakit kaybetmeden İstanbul’a gitmek için hazırlıklara başlar. Gerekli , planlarını yapar ve sonunda ailece büyük şehre doğru yola çıkarlar. Yıl 1990’dır. İstanbul’a geldiklerinde her şey, bekledikleri gibi, aksilik çıkmadan ilerler. Kiraladıkları eve yerleşirler. Kısa süre sonra bir minibüs alınır ve Resul çalışmaya başlar.
Çalışabilecek yaşta olan kızları da iş bulur; emekleriyle aile bütçesine katkı sağlarlar. Zamanla tutundukları bu şehirde kök salmaya başlarlar, Öyle ki bir süre sonra oturdukları evi satın alırlar. Hayat, tüm zorluklara rağmen yüzlerine gülmektedir.
Ancak hayat, ona bir acı daha yaşatır. Yıllarca birlikte emek verdiği, can yoldaşı gibi gördüğü iş arkadaşı Baba Adil Yıldırım’ı kaybeder. Bu kayıp, Nursen’in yüreğinde derin bir sızı bırakır. Fakat o, acılarını yine içine gömer; çocuklarına hissettirmemeye çalışır.
İstanbul’un kozmopolit yapısı, çocukların hayatını da değiştirir. Farklı şehirlerden insanlar tanır, yeni dostluklar kurarlar. Bu dostluklar zamanla sevgiye, aşka dönüşür. Çocuklar birer birer evlenir, yuvalarını kurarak evden ayrılırlar. Böylece aile, farklı kültürlerin harmanlandığı geniş bir yapıya dönüşür.

Yılların emeği, sabrı ve fedakârlığı meyvesini vermeye başlar. Nursen, ilk torununu kucağına aldığında yıl 1991’dir. Kızı Gül, Mutluhan adında bir erkek evlat dünyaya getirir. Bu an, Nursen için iki kat mutluluktur: Hem torun sevgisiyle kalbi dolar, hem de kendi annesinden devraldığını düşündüğü kader zincirini kırmanın huzurunu yaşar. İlk torununun erkek olması, içinde tarifsiz bir sevinç uyandırır.
Hayat, tüm acılara rağmen yeniden yoluna girer gibi olur. Ancak Nursen’in sınavları henüz bitmemiştir. Bir gün eşinin hastalandığını öğrenir. Bu haber, yüreğine ağır bir yük gibi iner. Elinden gelen her şeyi yapar; çocuklarıyla birlikte umutla mücadele ederler. Fakat kader, bu kez de acı yüzünü gösterir.
2003 yılında, hayat arkadaşı, yol arkadaşı,çocuklarının babası Resul hayata veda eder.
Nursen için bu, hayatının en derin yaralarından biri olur. Yıllarca birlikte kurdukları hayatın ardından, onsuz kalmanın sessizliği çöker üzerine…
(Buradan, saygıyla duyduğum eniştemi ve amcaoğlumu rahmetle anıyorum. Işıklar içinde uyusun.)

Artık Nursen, İstanbul’daki evinde Nevra, Neşe ve Ali ile birlikte yaşamaya devam eder. Evli olan kızları ve damatları da onları bir an olsun yalnız bırakmaz. Gül, Semra ve diğer çocukları, bulundukları yerlerin imkânlarıyla neredeyse her gün ya ziyaret eder ya da telefonla, görüntülü konuşmalarla anneleriyle bağlarını canlı tutarlar. Nursen, çocukları ve damatlarından memnun, içi huzurla dolu bir şekilde hayatını sürdürür.
Zaman ilerledikçe yanında kalan kızları da birer birer evlenir ve kendi yuvalarını kurarlar. Evde, yıllarca özlemini çektiği oğlu Ali ile baş başa kalır. Nursen’in aklında ise artık tek bir düşünce vardır: Ali’nin de yuvasını kurması… Fakat Ali, İstanbul’un karmaşası içinde evliliğe pek yanaşmaz.
“Anne,” der Ali, “böyle de iyiyiz. Bak ablalarım geliyor, gidiyor… Elbet bir gün evlenirim.”
Aradan yıllar geçer. Bir gün, Nursen Avrupa’da kızının evinde misafirken Ali’den bir telefon alır:“Anne, ben bir kız buldum.”
Bu sözle Nursen’in yüzü güller gibi açar. Heyecanla sorar: “Kim oğlum?”
Ali’nin cevabı gecikmez:
“Köylümüz Davut Güneş’in güzeller güzeli kızı, Aysun…”
Nursen’in sevinci tarifsizdir. Hiç vakit kaybetmeden kızına beni acele gönderin İstanbul’a çocuklarda gerekli ayarlamaları yapar ve Nursen İstanbul’a döner..
Döner dönmez Aysun’u görür; edepli, akıllı ve güzel bir kız olarak beğenir. Gönül rahatlığıyla onay verir. Geleneklere uygun şekilde Aysun istenir ve kısa sürede düğün hazırlıkları başlar. Çok geçmeden düğün yapılır ve Nursen’in gönlünde taşıdığı o büyük arzu gerçekleşir. Bir süre sonra torunu Eymen’i kucağına alır.

Nursen, artık çok mutlu ve misyonunun tamamladığını ve doğup büyüdüğü topraklara dönme isteği büyür. Iğdır’da, eşi tarafından yıllar önce alınmış bir ev vardır. Orada, inancını ve geleneklerini daha huzur içinde yaşayabileceğini düşünür. Bu isteğini çocuklarıyla paylaşır. Onlar da annelerinin bu kararını olgunlukla karşılar.
Böylece Nursen, yıllar önce kalabalık bir aile olarak geldiği İstanbul’dan, yeniden Iğdır’a döner. Burada her gün camiye gider, çocukluk arkadaşlarıyla buluşur, aynı örf ve adetleri paylaştığı komşularıyla vakit geçirir. Adeta huzuru yeniden bulur.
Bu süreçte Ali ve eşi Aysun da bir karar alır. Her ikisinin de ebeveynlerinin Iğdır’da olması ve özellikle Nursen ’annenin yalnız kalmaması düşüncesiyle onlar da Iğdır’a yerleşirler. Kısa bir süre sonra, Nursen’in “aramızda 18 yaş var” diyerek sevgiyle bahsettiği ,ilk göz ağrısı kız arkadaşı Gül de eşiyle birlikte Iğdır’a taşınır.
Diğer çocuklar da yaz tatillerinde annelerini ziyaret etmeyi ihmal etmezler. Semra, Nevra ve diğerleri, her fırsatta bu aile bağını canlı tutarlar.

Bugün Nursen, Iğdır’daki evinde; 7 çocuk, 17 (neve) torun ve 2 (netice)torun çocuğuyla birlikte, toplamda 26 kişilik büyük bir ailenin çınarı olarak hayatını sürdürmektedir.
Ben de buradan Bibi kızı Nursen Ablama bugünün özelliğinden dolayı Anneler gününü kutlar bundan sonraki hayatında sağlık, huzur ve uzun ömürler diliyorum.
Ayrıca bu güzel sohbetimiz sırasında, keki, böreği ve çayıyla bana eşlik eden kızı Gül’e ve gelini Aysun’a da gönülden teşekkür ederim.
Şener YILDIRM





























Yorumlar