top of page

Yasemen’in Abo’su

Yasemen ve Abdullah Çakar
Yasemen ve Abdullah Çakar

Yasemen’in Abo’su

 Bugün sizlere köyümüzün yaşayan efsanelerinden, asırlık bir çınarı tanıtacağım: Abdullah ÇAKAR.

Abdullah Çakar; köyümüz sakinlerinden Zeynel Abidin, Güller Çakar ve Mesme (Keklik) Çakar çiftinin on iki evladından ilki olarak dünyaya gözlerini açar. Kimlik kayıtlarına göre doğum yılı 1934 görünse de, kendi hafızasındaki berrak anılar başka bir tarihe işaret eder. "Atatürk öldüğünde ben sekiz-dokuz yaşındaydım," der; bu hesaba göre, Ulu Önderimiz Atatürk’ün 1938’deki vefatını esas alırsak, doğum tarihi 1929 veya 1930 yıllarına uzanır. Yani o, yüz yaşına merdiven dayamış gerçek bir Cumhuriyet adamı ve sarsılmaz bir Cumhuriyet aşığıdır.



Ne var ki hayat, ona daha çocuk yaşta hüzünlü yüzünü gösterir; öz annesi Güller Teyze, son çocuğunu dünyaya getirirken hayata veda eder. Abdullah Amca, ömrünün ilk büyük acısını annesini kaybederek yaşar. Henüz körpe bir yaşta "kardeşlerinin abisi" olma sorumluluğunu omuzlarına alır; kendi eğitimini ve hayallerini bir kenara bırakarak, fedakârlıkla babasının tarlasına, hayvanlarına ve kardeşlerine kol kanat gerer.

Zaman su gibi akıp giderken, Abdullah Amca artık köyün delikanlıları safına dahil olur. O yıllarda köylerde kahvehane henüz yoktur; bakkallar hem birer alışveriş merkezi hem de sosyalleşme mekânıdır. Bu bakkallarda hem oturma köşeleri hem de "taht" denilen 12 metrekarelik oyun alanları bulunurdu. Gençler buralarda "yüksük saklama" veya "aşık" gibi geleneksel oyunlar oynardı. Lakin her şeyden önemlisi, o küçük dükkânda toplanan beş-on kişinin arasındaki o kadim bağdı; büyükler tecrübelerini ve "nağıl" dedikleri masalsı hikâyelerini anlatır, gençler ise büyük bir zevk ve hürmetle onları dinlerdi.

Tabii gençliğin olduğu her yerde ana mevzu hep aşk, sevda ve yardı. Abdullah Amca’nın arkadaşları heyecanla sevdalarından bahsederken, düğünlerde bakışmalar yaşanırken Abdullah Amca kendi içinde derin bir boşluk hisseder ve gönül kapılarını aralamaya karar verir. Köyden bir kızı gözüne kestirir ancak cesaret edip de halini arz edemez. Gönlünü kaptırdığı bu güzele karşı sessiz, platonik bir sevda besler. (Bu arada kendisine “Kim bu senin kalbini çalan güzel kız?” diye sorduğumda; “Hayır Şener, adını vermem ayıp olur. Evlendi, çocukları oldu, Allah rahmet eylesin artık göçüp gitti... O benim ilk aşkımdı,” diyerek o masum sevgiyi hala kalbinde taşır.)



Bir gün, bu gizli sevdalısının babası hastalanır. Abdullah Amca bunu bir vuslat fırsatı bilerek arkadaşı Bağır’a gider, durumu anlatır ve ertesi akşam için sözleşirler: Kızın babasına "geçmiş olsun" ziyaretine gideceklerdir. Abdullah Amca’yı bir sevinç, bir heyecan sarar ki sormayın; saatler bir türlü geçmek bilmez. Gece yatağa yattığında yarın evde yaşanacakları zihninde nakış gibi işler ve öylece uykuya dalar. Sabah erkenden kalkıp işlerine koyulur ama içi içine sığmaz. Evdekiler; "Abdullah, nedir bu halin? Bugün bir başka bakıyorsun, yüzünde güller açıyor, ağzından bal damlıyor," derler. O ise mahcup bir edayla "Yok bir şey," diyerek geçiştirir.


Nihayet akşam olur; en güzel elbiselerini giyip yola koyulur. Bağır ile buluşmaya giderken yolda, hayatının yetmiş yılını adayacağı, çocuklarının anası ve ömürlük yoldaşı olacak olan Meşe İsmail ile Fizze Hanım’ın güzeller güzeli kızı Yasemen’i görür. O anın heyecanıyla ağzından şu sözler dökülüverir:

Abdullah: “Kız Yasemen, ne kadar güzelsin; gel seni bu gece kaçırayım!”

Yasemen: “Gerçekten mi? Yoksa yalan mı söylüyorsun?”

Abdullah: “Hayır, ne şakası? Hazırlan, akşam kaçalım!”

Bu kısa diyalogun ardından yoluna devam eder. Arkadaşı ile buluşur. O ilk sevdiği kızın evine varırlar; heyecanla oturur ama aklı ve ruhu yolda gördüğü Yasemen’de kalmıştır. “Ya şimdi bu kız hazırlanır da beni beklerse?” endişesi içini kemirir. Günlerce kafasında kurduğu o büyük buluşma anını artık yaşayamaz olur. Platonik sevgilisini süzse de kızın hiçbir şeyden haberi yoktur; gelenleri sadece babasını ziyarete gelmiş iki misafir olarak görür. Vaktin ilerlediğini görünce müsaade isteyip ayrılırlar.

Abdullah Amca eve vardığında, üvey annesi Keklik Teyze ve amcasının hanımı Şeker Teyze onu karşılar: “Abo neredesin? Yasemen’e söz vermişsin, o da beklemiş. Gelmeyince bohçasını alıp eve gelmiş. Biz de kimse görüp şüphelenmesin diye onu odaya sakladık,” derler. Abdullah Amca hayretler içinde kalır; odaya girip Yasemen’i karşısında görünce, kaderine razı gelerek “Yapacak bir şey yok,” der ve bu durumu kabullenir. Çok sevdiği arkadaşı rahmetli Hidayet Kılıçle’ye haber gönderir. Hidayet, “Hemen Yasemen’i de al, bize gelin,” der. Köyün dışından, dostlarının gözetiminde Hidayet’in evine sığınırlar ve orada tam dört gün kalırlar.


Bu sırada kızın babası jandarmaya haber vermiş, köy didik didik aranmış ama aşıklar bulunamamıştır. Jandarma baskısından bunalan dönemin muhtarı, rahmetli Münsif Yıldız, komutanla bir anlaşma yapar: “Köyü daha fazla huzursuz etmeyin. Gelin bize; kızın babasını da çağıralım, huzurunuzda kıza soralım. Eğer kendi rızasıyla gitmişse ‘Allah hayırlı etsin’ deriz, yok zorla götürülmüşse kızı babasına teslim eder, konuyu kapatırız.”

Muhtar Münsif Yıldız, hanımına durumu açıp kızın rızasını sorar. Hanımı "Evet, kendi isteğiyle gitti," der ama yerlerini söylemez. Bunun üzerine Münsif Amca zekice bir plan kurar. Köyün kadınlarından, boyu ve kilosu Yasemen’e çok benzeyen rahmetli Kutan Teyze’ye haber salarlar: “Akşam seni odaya çağırdığımızda çarşafına sıkıca sarıl, yüzünü gösterme ve sorularımıza sadece başınla cevap ver.” (O zamanın töresi gereği, gelinler kayınbabalarının yanında (ĞELET) hediye alana kadar konuşmazlardı.)

Oda mahşer yeri gibidir; jandarma komutanı, kızın babası Meşe İsmail, oğlan babası Zeynel Abidin ve muhtar hazır beklemektedir. Muhtar eşine seslenir: “Fero Hanım, Yasemin’i gönderin!” Kutan Teyze çarşafına bürünmüş halde, kimliği belirsiz bir surette içeri girer. Jandarma komutanı sorar: “Kızım, seni Abdullah Çakar zorla mı kaçırdı?” Kutan Teyze başını sağa sola sallayarak “Hayır” der. “Peki, kendi isteğinle mi gittin?” diye sorulunca başını aşağı yukarı sallayarak “Evet” cevabını verir. Komutan, Meşe İsmail’e döner: “Bak İsmail Bey, yapacak bir şeyimiz yok. Allah hayırlı etsin,” der. Orada el sıkışılır ve bu gergin hadise tatlıya bağlanır.


Muhtar, “Bu müjdeyi tez vakitte Abo ile Yaso’ya bildirin,” der. Bir şakayla başlayan bu hayat yolculuğu, 1954 yılında üç gün üç gece süren muhteşem bir düğünle taçlanır.

Evliliklerinin ilk meyvesi 1956 yılında dünyaya gelen Naim olur. Hanede nüfus artınca, Abdullah Amca bağımsız bir hayat kurmak ister ve bahçelerine küçük bir "dam" (oda) inşa eder. Eşi, oğlu ve iki erkek kardeşini de yanına alarak orada yeni bir hayat başlatır; ancak yine babasının işlerine yardımı esirgemez. Zamanla kardeşleri de kendi yuvalarını kurunca, damda çekirdek aile olarak kalırlar. Bir gün muhtarın çağrısıyla askerlik vaktinin geldiğini öğrenir.


Abdullah Çakar
Abdullah Çakar

1958 yılında başlayan ve tam 30 ay sürecek olan askerlik vazifesine Siirt’te jandarma olarak başlar, Manisa’da devam eder. Bir yıl geçince eşi ve oğlu gözünde tüter; komutanından müsaade alıp bir aylığına memleketine gelir. Hasret giderirken ailesinin bakımsız kaldığını üzülerek görür. Bu süreçte sadece amcası İsmail, Muhtar Münsif ve eşi Fero Teyze ile Nahit Özdemir’in annesi Naze Teyze’nin onlara destek olduğunu öğrenince hepsine minnetle teşekkür eder.

Ekonomik darboğazı aşmak için ticari zekasını kullanır. O dönem köyde pancar söküm zamanıdır. Asker kıyafetiyle, kayınpederinin geçici mutfağını devralır; bir ay boyunca şoförlere ve işçilere çay ve yemek satar. İzninin sonunda tam iki bin lira kazanır. Bunun yarısını eşine bırakır, kalanını cebine koyup Manisa’ya, birliğine döner. 1960 yılında askerliğini bitirip şık siyah bir takım elbiseyle köyüne, Yasemen’ine kavuşur.

Babası o süreçte evi Iğdır’a taşımıştır. Abdullah Amca bakar ki evde aş yok, iş yok; kardeşleri Cafer ve Camal ile el ele verip yeni işlere atılırlar. Kurumların kışlık odun ihtiyacını karşılamak için siparişler toplar, köylerden odun getirip teslim eder. Bu işten kazandığıyla ailesini tamamen Iğdır’a taşır. Odun ticaretinin yanına buğday ve pamuk ticaretini de ekler.


Yıllar içinde ailesi genişlemeye devam eder: 1963’te Saim, on ay sonra Şahin, 1965’te Edison, 1967’de Sakine ve 1969’da "son beşik" Nazmiye dünyaya gelir. Girişimci ruhu hiç durmaz; 1967’de köye ilk minibüsü getirir, 1968’de İrfan Caddesi’nde bir kulüp açar, 1972’de ise Iğdır merkezdeki Tuna Oteli’ni kiralayarak işletmeye başlar.

1973 yılında, 1962 depreminin hasar kayıtları sonucunda hayatının rotası değişir. Postacının getirdiği "müjdeli" bir mektupla Almanya’da çalışma fırsatı doğar. Dostlarının bir kısmı "Gitme," bir kısmı "Dene," dese de o, geleceği için Berlin’in yolunu tutar. Bir ailenin yanında bahçıvan olarak çalışmaya başlar; ancak üç ay geçince vatan ve evlat hasretine dayanamaz. Bir oyunla memleketten "acil gel" mektubu gönderterek köye döner.

Kısa bir hasret gidermenin ardından eşine, "Sizi de yanıma alacağım," sözünü vererek Berlin’e geri döner. Zorunlu hizmetini bitirince kendi evini tutar; önce eşi ve büyük oğlu Naim’i, sonra diğer çocuklarını yanına aldırarak gurbette aile birliğini sağlar. Çocuklarını okula yazdırır, kendi iş yerini açar. Çocuklar büyüdükçe hem okur hem de babalarına yardım ederler.


1994 yılında emekli olan Abdullah Amca, ömrünün hasılatını İzmir ve çevresinde gayrimenkule yatırır. Altı ay Almanya’da, altı ay Türkiye’de yaşamaya başlar. 2003 yılında eşi Yasemen Hanım ile birlikte hac vazifesini yerine getirir. Ancak 2007 yılında kader, ona en büyük acılardan birini daha yaşatır: Büyük oğlu Naim’i kaybeder. Bu derin hüzünle kesin dönüş yaparak Çandarlı’ya yerleşir.


Abdullah Çakar - İzmir Çandarlı'daki Yazlığında
Abdullah Çakar - İzmir Çandarlı'daki Yazlığında

Sekiz yıl sonra 2015 yılında 70 yıl önce bir "şaka" ve "kaçırma" hikayesiyle başlayan o büyük destanın diğer yarısı, hayat arkadaşı Yasemen’i de ebediyete uğurlar. Bu acı kayıp, koca çınarın yüreğine oturan en ağır imtihan olur.



Bugün Hacı Abdullah Amca, evlatlarının ve özellikle oğlu Şahin’in desteğiyle, yazlığında iki Azerbaycanlı hanımefendinin refakatinde yaşamını sürdürmektedir. Bir asra yaklaşan bu onurlu ömre şahitlik etmek bizler için bir gururdur. Hacı Amcamıza ve ona eşlik edenlere sağlıklı, huzurlu ömürler diliyorum.


Şener YILDIRIM 

Yaycı Köyü Kalkındırma ve Geliştirme Derneği Başkanı

 

Yorumlar


bottom of page